15 Mart 2019, Cuma - 19:30

  • google plus
  • twitter
  • facebook
  • rss

“Düne ait olmak ölmek demektir”

Tarih: 08 Ocak 2019

|

Kategori:

|

Yazdır

|

Okunma: 24

Genç Cumhuriyet’in idealist resim hocalarından Ekrem Kadak’ın yetiştirdiği ressam Cezmi Orhan’la sanat ve sanatçı üzerine konuştuk. Resme başlama sürecini ve önümüzdeki dönem yapacağı çalışmaları anlatan Orhan, Türkiye’de resim eğitiminin durumunu değerlendirdi.

Cezmi Orhan’ın Malatya’nın Doğanşehir ilçesinde birçok imkânsızlığa rağmen başlayan resim yolculuğu bugün Ankara Çankaya’daki atölyesinde devam ediyor. Ortaokulda resme başladıktan sonra yüzlerce resim yapmış, yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, onlarca sergi açmış. Cezmi Orhan resim sanatındaki yolculuğunu, Türkiye’de resim sanatının durumunu GÖRÜNÜM’e değerlendirdi.

Resim yapmaya nasıl başladınız ve ne zaman başladınız?

Çocukluğum Malatya’nın Doğanşehir ilçesinde geçti. Babam orada memurdu. Ortaokul ikinci sınıfta okulumuza Ekrem Kadak isimli yeni bir resim öğretmeni atandı. Daha doğrusu sonradan öğrendiğime göre sürgünle oraya gelmiş. Ekrem Kadak bende enteresan bir heyecan yarattı. Doğanşehir ortaokulunun resim atölyesi yoktu. Gelir gelmez bir resim atölyesi kurdu. Ardından bütün sınıfları gezdi. Resme ilgisi olan öğrencileri ders saatleri dışında da atölyeye davet etti. Koşarak gittiğimi hatırlıyorum. Bizi aylarca resim çalıştırdı. Desen çalıştırdı, çizim yaptırdı. Yılın sonunda Doğanşehir’de bir beyaz eşya dükkânını organize ettiler.

Yoğunlukla benim resimlerim olmak üzere birkaç arkadaşın resimlerinden bir sergi açtık. Ortaokul ikinci sınıfta Ekrem Kadak’la tanışmam ve sergimin açılmasından sonra ben kendime ressam diyorum. Aşağı yukarı o gün bugündür resme hiç ara vermedim diyebilirim.

Günlük çalışma rutininiz var mı, bu rutin neleri içeriyor?

Memur gibi gelip belli saatlerde geleyim belli saatlerde gideyim mantığı yok bende. Hayat sürprizlerle dolu ve ben de hayatın akışıyla doğrudan ilgili biriyim. Dolayısıyla şu saatte gelirim bu saatte giderim diyemem ama aşağı yukarı çalışmadığım bir gün yok. Çoğunlukla gece çalışmayı tercih ederim.

Resim yetenek işi mi yoksa çok çalışılarak yapılabilir mi?

Üzerinde görüş birliği oluşmuş bir mesele değil ama tabi bence yetenek biraz ilginizin erken uyanmış olmasıyla ilgili bir şey. Yani yetenek sadece bu başlangıç prensibine denebilir. Yoksa yeteneği dört başı mamur mükemmel bir meseleyi en üst seviyede ortaya koyabilme olarak görüyorsak bu resim için yanlış. Mesela sesi güzelse iyi şarkı söyler. Ancak resimde öyle değil. Resimde kimse ünlü bir ressamın desenini çizemez başlangıçta. Sanat tamamen bir süreç meselesi ve dolayısıyla herhalde çalışmayı tekrar tekrar kutsamak lazım. Dehalar bile böyle cevaplıyor. Deha çalışmaktır, alın teridir diyor. Yetenek gibi bir kavram üzerinden körelmek anlamsız bir şey. Kendini yetenekli varsayıp, çalışmayla yaratıcı alanını ileri taşıyamayan bir sürü insan var. Yeteneği başlangıçtaki bir uyarıcı gibi görüp, gerisini çalışmak olarak görmek daha mantıklı.

Kendinizi ait hissettiğiniz bir resim anlayışı var mı?

Yok. Ben yaşama inanırım. Her çağ bir şeyleri yıka yıka devire devire gelmiştir. Siz neredesiniz? Bütün devrilmişlerin yıkılmışların sonundasınız. Dolayısıyla sanat bir inşa meselesidir. Birisi bir şekilde yıkar ve yerine bir şey koyar.

Bugün siz, ben empresyonist resim yapıyorum deseniz komik olursunuz. Bugün realizme ait resim yapıyorum deseniz komik olursunuz. Yani bunların hepsi tarihin duvarlarında sergileniyor. Bitmiş meseleler. Bugüne bakıyoruz. Dolayısıyla sanatçı düne ait olamaz. Düne ait olmak ölmek demektir.

Konu seçerken neye dikkat ediyorsunuz?

Konuyu önemserim çünkü sanat yapmanın kışkırtıcı nedenlerine inanırım. Güçlü nedenler, güçlü, samimi sonuçlar doğurur. Konuyla sizin aranızda enteresan bir şekilde bir diyalog başlar. Örneğin Emile Zola’nın “Suçluyorum” adlı Cumhurbaşkanına yazdığı açık mektubu bir dizi resme dönüştürmüştüm. İlk uyarıcı motivasyonum Mustafa Balbay’ın tutuklanıp götürüldüğü sırada arkasından bakan kızının o bakışıydı. O Mustafa Balbay’ın şahsında şekillenmiş olabilir. Ama dizinin adı “Suçluyorum: Tutsak Kuş Öyküleri”ydi. Aslında tarihin, düşünce mağdurlarının meselesiydi. Mustafa Balbay’ın şahsında tam olarak bütünleştirmiyorum. Bu benim için bir yaratma sebebiydi. Mesela Freud’un “Tekinsiz Metni” üzerinden bir dizi, ucube kavramı üzerinden bir dizi resim yaptım. Yani sanata ve insana nerede ne kadar hafif olursa olsun, bir saldırı varsa, o benim dikkatimi çeker.

Kendi çalışmalarınıza baktığınızda ilk dönem çalışmalarınızla yeni dönem arasında ne gibi benzerlik ve farklar gözlemliyorsunuz?

Zaman insanı yetkinleştiriyor. Yani eliniz, düşünceleriniz, diliniz, söyleminiz yetkinleşiyor. Ancak şunu söylemeliyim. Çaylak dönemimle şimdiki dönemim arasındaki ilişkiye baktığımda hala aynı kişi olduğumu görüyorum. Yetkinleşme dışında sanata neredeyse aynı şekilde bakıyorum. Gençlikte çok doğal değilsiniz. Sonradan her şeyi boş verme umursamama noktasına geliyorsunuz. Çünkü kendinizi hiç kimseye kanıtlamak gibi bir sorununuz kalmıyor. Artık “Varsam varım yoksam yokum” diyerek oradan gidiyorsunuz. Bu da müthiş bir yetkinleşme meselesi. Uzun süre kendinizi kanıtlamak için çalışıyorsunuz. Bu herkes için böyle. Sadece bunu söylemek dürüstlük meselesi.

Türkiye ve dünyada beğendiğiniz ressamlar var mı?

Çok ressam var çok sanatçı var ancak ressamlar kadar şairleri ve yazarları da önemserim. Bir Stefan Zweig’ı, bir Elias Canetti’yi, Picasso’yu Mattisse’yi ne kadar ciddiye alırsam o kadar ciddiye alırım. Bugün diyelim ki 1960’larda ortaya çıkan Fluxus, Joseph Beuys, George Machino gibi, müzikte John Cage’i beğeniyor ve ciddiye alıyorum. Türkiye’de çok önemli ressamlar gelip geçti, Türkiye resminde yaşayan kült ressamlar var. Mesela Zafer Gençay, Yavuz Tanyeli, Şenol Yorozlu, İbrahim Çiftçioğlu var. Bunlar daha popüler olanların arkasında kalıyor gibi görünüyor. Aslında tarihi yapanlar onlar. Bazıları meselenin kaymağını yer, bazıları gerçekten maya gibi aşağıdan yukarıya kendisini ve bütün insanlığı sanatı kurar. Osman Hamdi Bey, Kaplumbağa Terbiyecisi ön plana çıkarıldı yıllarca. Çünkü bize bir başyapıt lazımdı. Ancak arkasından başka başyapıtlar koyulmalıydı. Burhan Uygur’dan tut biraz önce saydığım isimlerden çıkarak. Batı, resmi bir kültürel maneviyat alanı olarak inşa ettiğinden bunu biliyor. Zaman zaman yeni yalvaçlar yaratarak, bütün manevi alanı yeniden inşa ediyor. Batı Avrupa özellikle meselenin bilincinde ve böyle yürütüyor. Biz yoldayız. İyi niyetle bakmak istiyorum. Zoraki duraklatmalara rağmen insanın ilerleyişine inanırım ben. İnsanlığın ilerleyişi sanatın ilerlemesidir ya da sanatın ilerlemesi insanlığı ilerletmek demektir. Bu bağlantı yeniden kurulacak mı? Kurulacak.

Türkiye’de resim sanatının durumunu nasıl görüyorsunuz?

İki türlü bakmak lazım bir nicel durum, bir de nitel durum. Bunlar çok tartışmalı. Türkiye’nin resim sanatında çok önemli düzeyde ilerleme olduğunu düşünüyorum. Onuncu yılda Elif Naci’nin yayımladığı küçük bir risale vardır. O kitapçıkta ne kadar zor tual bulduklarını, hiçbirinin atölyesi olmadığını, çatı katlarında resim yaptıklarını veya evlerin küçük odalarına mahkûm olduklarını yazar. Hem sanatçı sayısı azdır hem olanaklar azdır. O zaman dünya genel olarak bir yoksulluğun pençesindeydi ve büyük savaşların pençesindeydi. Onların yarattığı olağandışı, kötü koşulların altında kalıyorlardı. Bugün dünya değişti. Dünya bütün insanlık tarihinin en olanaklı dönemini yaşıyor. Bütün insanlığın elde ettiği toplam birikimin on katı kadar birikime sahip. Hem nicel hem de nitel açıdan önemli gelişme olduğunu düşünüyorum. Eksiklik, aksaklıklara, çeşitli engellemelere rağmen, sanatçılar özgür olmamasına rağmen, oto sansüre rağmen gelişme var. İnsanlar bu zorlukları da aşacak diye düşünüyorum. Bir de şunu eklemek istiyorum. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın resim sanatına bir katkısı maalesef yok. 1939’dan bu yana yapılan “Resim Heykel Yarışması” önce yapılmayacak dendi, sonra iki yılda bir yapılacak dendi. 1939’da çıkan kanuna rağmen, kanunda “Her yılın Ekim ayında Başkent’te yapılır” yazıyor. Ancak özel girişimciler bugün bakanlığı aşmış durumda. Bu durumu doğru bulanlar var. Özel sektörün devletten önce hale gelmesi övülüyor. Ancak bugün ABD’de bile özel girişimler çok olmasına rağmen sanatın gizli besleyicisi devlettir.

Hem akademik çalışmalarınıza devam ediyorsunuz, hem resim eğitimi veriyorsunuz. Türkiye’de resim eğitiminin durumunu nasıl görüyorsunuz?

Bazen çok genellenen şeyler etkisiz hale geliyor. Mesela her ilde bir Güzel Sanatlar Fakültesi açılması, kentsel kalkınmanın bir amacı olarak görülüyor. Ancak bir strateji hatası. Çünkü sanat metropollerde hayat bulabilen bir şey. Orijinal sanat eseri görmek, kaybolduğun bir şehirde olabilmek, yerel değerlerin üzerinde değerlerin içinde gelişiyor olabilmek. Bütün bunlara baktığınızda sanat eğitimi görece olarak daha iyi hale geldi ama doğrusu çok daha iyi hale gelmedi.

Benim en azından beklediğim bu değil. Yani illerde birtakım Güzel Sanatlar Fakültesi açıp, çok farklı çocukları, çok yaratıcı çocukları yerellerde boğmak doğru değil. Liseden sonra ilk dört, beş yıl insan gelişiminde önemli yıllardır. İnsan oralarda büyük iç devrimler yapar ve kendini yeniden yaratır. O kendisini yeniden inşa etme meselesi geriye dönüp yeniden yaşanılmaz. Onlarda gelsin yüksek lisans, doktorasını büyük kentlerde yapsın diyorlar. Olmaz. Sen artık eti kemirilmiş bir kemiği gönderiyorsun “yeniden etlen” diyorsun. Öyle olmuyor. Kemik, kemik artık. Dönüşüm, değişim zorlaşıyor. Dolayısıyla bu rahatsız edici bir konu. Hem örgün eğitim, hem yaygın eğitimde ilerleme var. En az akademi kadar etkindir. Örgün eğitim de yaygın eğitimde daha iyiye gidiyor gibi. Ben gençlere ve yenilere inanırım. Ben bugüne inanırım. Yani tarihin esiri olmak pek benim hoşlandığım bir şey değil. Bugünün gençliği daha iyi.

Haberi Duyur

Kısa Adres: http://gorunum.tk/21370
Yol: Ana sayfa » Yazılar » “Düne ait olmak ölmek demektir”

Yorumla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ARTANKARA sanatseverleri bekliyor

ARTANKARA Çağdaş Sanat Fuarında birçok sanat eseri, sanatseverlerin ilgisine sunulacak. 

Kapat