24 Kasım 2017, Cuma - 10:56

  • google plus
  • twitter
  • facebook
  • rss

Şafak Pavey: ‘İnsan haklarının bütün hikâyesi empatiden başlar’

Tarih: 07 Mayıs 2012

|

Kategori:

|

Yazdır

|

Okunma: 566

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Şafak Pavey ile siyasetten sanata birçok konuda konuştuk.

Şafak Pavey: ‘İnsan haklarının bütün hikâyesi empatiden başlar’

Fotoğraf: Dilek Mermer / AA

Hayata karşı duruşunuz ve azminizle pek çok insan için umudun sembolü, ilham kaynağısınız. Peki sizin hayatınızı büyük ölçüde etkileyen, size ilham veren şeyler nedir?

Öncelikle teşekkür ediyorum beni ilham kaynağı bulduğunuz için. Benim hayatımı en çok resim etkiler. Güzel bir resim görmek, bir resim sergisinde ya da atölyesinde zaman geçirmek beni tazeler ve daima bir şeyler yapma arzumu kışkırtır. Enerjimi resimden aldığımı söylesek abartmış olur muyuz bilmiyorum ama bana öyle geliyor.

Geleneklerine oldukça bağlı bir toplum olarak sizce en eksik yanımız ne?

Neyimiz fazla ki! Pardon, katılığımız ve hikâyeleri kendimiz için yaratıp kendimiz için anlatmamız hayli fazla. Empati olarak neredeyse sıfırdayız. Zaman zaman bu empati fakirliği karşısında şoka uğrayıp kalıyorum. Oysa insan haklarının bütün hikâyesi empatiden başlar.

Toplumları insan hakları için ikna etmek kuşkusuz o kadar kolay değil. Üstelik insan hakları mücadelesinin başlangıçtan ötürü bir parçası değilseniz, konu yabancı madde gibi kalıyor. Çünkü insan haklarının özü bir başkasına ait bir hakkı gasp etmeyi reddetmekle başlar. İngiltere’de orta öğrenimde çok etkileyici bir afiş vardır. Okulların girişine dev bir boş sandalye resmi koyarlar. Altında da şu yazılıdır: “Bu sandalyeye oturmayacağın halde işgal ediyorsan, oturacak olan bir başkasının hakkını çalıyorsundur.”

İnsan hakları ile sandalye çok ilgili. Cenevre’de de Birleşmiş Milletler (BM) binasının önünde dev bir sandalye heykeli vardır. Ve sandalyenin bir bacağı kırıktır. Bir bacağı kırık sandalyede nasıl oturamazsanız insan haklarını ihlal edildiği toplumlarında yerine oturamadığını simgeler.

Bizde insan hakları, ihsan etme kavramı ile birlikte sunuluyor. Dolayısı ile bütün anlamını kaybediyor. Ben sahip olduğum güçle sana canımın istediği kadar bağışta bulunurum. Bu benim kalbimin dozuna bağlı gibi bir şey. Olur mu hiç? İnsan hakları ihsan edilemez. Doğal haktır. Bir ağacın suya ihtiyacı ile eştir, ama bunu algılamak için öncelikle en doğrunun kendiniz olduğuna inanmaktan ve diğerlerini kendi doğrunuza mecbur tutmaktan vazgeçeceksiniz. Sanırım size tanıdık geldi.

İşitme engelli vatandaşlarımız için TV programlarına altyazı konulmasını talep ettiğinizi biliyoruz. Bu duyarlılık çağrınıza ilişkin herhangi bir gelişme yaşandı mı?

Sayın Davut Dursun bu konu ile ilgili beni ziyaret edip, destek verdiklerini açıkladılar. Çok ümitliyim kendisinin yaklaşımından. Ama henüz bir sonuç almadık. Sanırım burada “reklam mı, işitmeyen insanlar mı daha değerlidir” sınavına girdik. Hep birlikte kimin daha değerli, olduğunu göreceğiz. Tam da yukarıdaki sorunuzla ilgili güzel bir örnek değil mi? Duymayanlar için bilim size bir çare vermiş ama bu çareyi sunmak için hantal ve sıkıcı toplantılarla zamanı israf edip, tartışıyorsunuz. Ne garip? Oysa bir yerde bunu yaptığınızda bir armağan alacak olanlar bekliyor. Arap kültüründe “Bukra İnşallah” diye bir deyim vardır. “Yarın İnşallah” anlamına gelir ama söyleyen de dinleyen de o yarının meçhul bir yarın olduğunu bilir. Adeta hiç gelmeyeceğini. Bizde bütün sorunlar Bukra İnşallah kavramı ile çözülüyor. Çünkü insan diğer her şeyden daha değersiz…

Ne tür resimler yapıyorsunuz? İlerleyen zamanlarda bir sergi açıp eserlerinizi bizlerle paylaşmayı düşünüyor musunuz?

Başlangıçta biraz daha illüstrasyon, çizgi tarzında çalıştım. Ama zaman geçtikçe kendi üslubumu bulduğuma inanıyorum. Minyatürle, naif, figüratif resmi buluşturan bir stil elde ettim. Bakalım bu yolculuk nereye ulaşacak? Ruhumun bir yerinde art-deco bağımlılığı da gizlenmiş durumda. Aslında sergi iyi bir fikir olabilirdi ama ne yazık ki elimde çok resmim kalmadı. Çoğunlukla en sevdiklerime armağan ediyorum.

Sanata oldukça önem veren biri olarak, okumaktan en çok keyif aldığınız yazarlar kimler?

Tek tek bazı kitaplarını sevdiğim yazar çok ama bütün eserlerine bağımlı olduklarımdan birkaç ismi söyleyeyim. Necip Mahfuz benim yazarımdır. Aziz Nesin, Dorothy Parker, Vivet Kanetti, Christopher Hitchens, Paul Auster, P. G. Wodehouse ve Sadi Elbette Sadi’den sadece Gülistan’ı okudum ama bana yetti.

Yoğun ve yorucu bir tempoda çalışıyorsunuz. Kendinize vakit ayırabildiğiniz zamanlarda vaktinizi genellikle nasıl geçirirsiniz?

Bu işte “kendi vaktin” diye bir kavramın olmadığını tecrübe ile öğrendim. Gecenin çok geç bir saatinde ya da sabah çok erken bir saatte hazır olmanız gerekiyor. Seçmenin henüz alışamadığım bir psikolojisi var. Şöyle düşünüyorlar. Onların uygun olduğu her saatte sizin de uygun olmanız gerekiyor. Eğer onun sizi istediği saatte uygun değilseniz çok kırılıyor. Yahu ben oy verdim bu ne demek istiyor. Bir daha buna oy veremeyeceğim. Siyasetçinin oya taptığını düşünüyor. Nasıl bir Türkiye istediğini anlamak zor! O daha ziyade kendisini nasıl işitiyor, bununla ilgili. Ama en komiği şu oluyor. Ya da beni en çok eğlendireni. Sabah saat 7 de arayıp, “Bütün gece uyumadım vekilimi bir arayayım dedim, sabahı zor ettim.” Tabi siz çok önemli bir konudan söz edeceği beklentisindesiniz. O bütün masumiyeti ile “Yahu çok haksızlığa uğradı, bizim vekille bir sohbet edeyim, diye düşündüm. Sizi bakan yapmadılar benim canım çok sıkkın” diyor. Ona iktidar partisi milletvekili olmadığınızı anlatmak biraz süre alıyor.

Fakat bu anıları siyasetin hırpalayıcı ve nefessiz bırakan maratonunda gülümseme bahanesi kabul ediyorum. Fakat ilginç olan karanlığın kirli tetikçileri gülmek kavramına düşmanlar. İnsana ait en besleyici davranıştan nefret ediyorlar. Bu nefret bana, Umberto Eco’nun dogmatik Hristiyanlıkla hesaplaşırken gülmenin nasıl yasaklandığını anlattığı romanını çağrıştırıyor.

Son olarak, geleceğin gazetecileri, sinemacıları olacak olan bizlere vermek istediğiniz tavsiyeniz var mı?

Çok büyük ödüller sahibi uluslararası bir psikologla karşılaşmıştım. Nazi savaş suçlularının çocukları ile soykırım kurbanlarının çocuklarını bir araya getirmiş. Ona sormuştum, bu imkânsız çalışmayı nasıl yaptınız diye? “Önüme bir dağ çıktığında dağı delmeyi ve delerken amacımın yok olmasını düşünmem. Dağın etrafından bir yol ararım. Hedefime daha geç ulaşırım ama mutlaka ulaşırım,” demişti. Bin kez denenmiş ve aynı sonuçla karşılaşılmış yöntemleri deneyerek bir adım ileri gidemezsiniz. Gandi’ yi hatırlayın. Sadece sessizce yere oturmuş. Düşünebiliyor musunuz? Oturarak koca bir orduyu yenmiş birisinden söz ediyoruz. Hedefinizi, ahlak ve yaratıcılık çıtanızı çok yükseğe koymaktan çekinmeyin. Hedefe ulaşamasanız da muhakkak yakınına düşersiniz.

Haberi Duyur

Kısa Adres: http://gorunum.tk/1959
Yol: Anasayfa > Yazılar > Röportaj > Şafak Pavey: ‘İnsan haklarının bütün hikâyesi empatiden başlar’

Yorumla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Çocuklarınızı çimenlerden uzak tutun

AÜKP'nin “Sağlıklı Yaşam ve Sağlıklı Çevre” panelinde konuşan Prof. Dr. Münevver Pınar, alerjik hastalıklardan korumak için çocukların çimenlerden uzak tutulmasını önerdi.

Kapat