14 Kasım 2018, Çarşamba - 01:34

  • google plus
  • twitter
  • facebook
  • rss

İlhan Erdost anılıyor… GÖRÜNÜM, Muzaffer Erdost ve Türküler Erdost ile görüştü

Tarih: 07 Kasım 2018

|

Kategori:

|

Yazdır

|

Okunma: 67

Yayıncı yazar İlhan Erdost, 38 yıl önce bugün Mamak Cezaevi’nde öldürüldü. GÖRÜNÜM, öldürülüşünün yıldönümünde Erdost’un ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost ve kızı Türküler Erdost’la, ismini taşıyan yayınevinde görüştü.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası, yasak yayın basmak ve bulundurmak iddiasıyla gözaltına alınan İlhan Erdost, 7 Kasım 1980’de Mamak Cezaevi’nde görevli askerler tarafından dövülerek öldürülmüştü. Erdost, her sene olduğu gibi, Ankara Karanfil Sokak’ta bulunan İlhan İlhan Kitabevi’nde anılıyor. Anısını yaşatmak için her 7 Kasım’da Sol ve Onur Yayınları’ndan çıkan kitaplar yüzde 50 indirimle satılıyor. Ve ailesi, her yıl okurlarla ve İlhan Erdost’un dostlarıyla, yayınevinde buluşuyor.

GÖRÜNÜM, kardeşinin acısını 38 yıldır taşıyan Muzaffer İlhan Erdost ve İlhan Erdost’un kızı Türküler Erdost ile bir araya geldi. Yaptığımız görüşmelerin tam kaydını okurlarımızla paylaşıyoruz:

Muzaffer İlhan Erdost:

Bugüne dair yüz tane yazım var. Ben Cumhuriyet’te yayınlanan ilanı seçtim. O da biraz problemli çıktı. 3 kere gitti geldi. Bu ilan, şimdi hayatta olmayan oğlum Barışta Erdost tarafından, amcası için 1995’te hazırlanıp yayınlanan bir ilan.

Burada anlatılan süreç bizim iki kardeş gözaltına alınmamız, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yasak yayın bulundurma suçundan gözaltına alınmamız ve tutuklanmamız.

Tutuklandıktan sonra bizi Mamak’a götürdüler. A Blok var Mamak’ta. Bu A Blok 11-12 Mart 1971 olaylarından sonra yapılmış cezaevi bölümüdür. Orada merdivenli oda diye bir odaya, iki kardeş sağ ve sol kollarımızdan kelepçeli olarak götürdüler. Merdivenli odada, ilanda deniyor ya ‘fotoğrafları çekildi, kayıtları yapıldı, formları doldurdular’. O odada biz form dolduruyoruz. Suçumuzu soruyor o formda. Bizi yasak yayın bulundurduğumuz için gözaltına aldıklarını öğrendiler. Biz niye gözaltına alındığımızı bilmiyoruz. Öyle bir şey olmaz hukukta. Gidersiniz, polis ifadeleri alır, hatta savunmanı bile yapabilirsin. Savcılığa sevk eder. İfadene göre yapacağı şey konusunda karar verir. Bizi sürekli olarak bir hafta süreyle emniyette tutup üç gün üst üste Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılık nizamiyesine getirip, akşama kadar bekletip geri gönderiyor. Niye gönderiyorlar ben size söyleyeyim. Çünkü emniyete bizi aldıklarında oradaki komiser muavini önüme sıkıyönetim komutanının bizi yakalama emrine ilişkin formunu sürdü. Bizi yakalamak için hazırlanmış bir emir… Adınız soyadınız var başka bir şey yok. Formun altındaki çizginin altında el yazısıyla ‘hiçbir delil bulunmadığı takdirde derin uygulaması’ yazılı. Bunu bana kim veriyor? Oradaki, emniyetteki komiser veriyor. Bunlar yazılı. ‘Hiçbir delil bulunmadığı takdirde derin uygulama yapılması…’ Bizimle ilgili hiçbir delil bulamıyorlar. 5 Kasım’da bizi Sıkıyönetim Nizamiyesi ’ne götürdüler. Akşam 23.00’e kadar gelen gitti, giden geldi. Bizi geri Emniyet’e gönderdiler. Salmadılar, serbest de bırakmadılar. Eğer yasak yayınsa bizim suçumuz, yasak yayından Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) sorumlu değildir. Görevli olan Cumhuriyet Basın Savcılığına sevk edilir, orada hukuki işlem görülür.

Bu işlemi gerçekleştiremiyorlar Emniyet’te. Bu defa Emniyet sıkıştı. 3’üncü gün yazmış oraya, ne yazdıysa biz onu bilmiyoruz. O akşam gözaltına alındığımızda, mesai bittikten sonra 7 Kasım 1980. Mesai 17.00’de bitti, tüm personel araçlarla Garnizon’dan çıkıyor. Savcılıktan bizim ikimizin de gözaltına alındığımız haberi veriliyor. Gözaltına alındığımızı biz bilmiyoruz. Böyle bir şey olmaz, bunu nerede yapıyorlar biliyor musun, Terörle Mücadele Yasası’nda getirip koydular, terör suçlusunun ifadesini polis alıyor, sonra savcılık ifadesini alıyor. Tutuklanma talebi varsa ondan sonra ortaya koyuyor. Böyle bir işlem olmadı. Tamamen kapalı kapılar ardında bize suçumuzu soruyorlar. Biz bilmiyoruz. Bu çok önemli. Bize diyorlar ki ‘Yasak yayın bulundurmak dolayısıyla suçlusunuz.’ Ben birkaç yıl sonra İlhan’ın dosyasını incelerken görüyorum. “Sahibi oldukları basın evinde çok sayıda yasak yayın bulundurmak” bizim suçumuz. Sahibi olduğumuz İlkyaz Basımevi 1 Ocak 1980 tarihinden itibaren tasfiye edilmiş ve kapatılmış. Makinalar satılıyor, sökülürken 12 Eylül olmuş ve gelip açıp bakmışlar. ‘Orada çok sayıda yasaklı yayın var’ yazalım diyor. Hayır çok sayıda yasak yayın yok. Orada bulunan kitap da bize ait değil. Bizim Vahap’ın yayınevinin kitabıydı. Orada Halit Çelenk’in İdam Gecesi Anıları var. Bir de bizim yayınlardan “Okulun Toplumsal İşlevi” var. Onun da kapağı olmadığı için forma halinde duruyor. Yasak yayın yok. Hatta İlhan, ‘Abi, tasfiye ediyorum’ dedi. ‘Halit abinin bir çok hizmeti oldu. Kitabını basalım da öyle kapat’ dedim ben de. Bu konuyla ilgili bizim müracaatlarımız var. Bu müracaatların birine bile cevap alınmamış. Üçüncü gün bizi Mamak’taki A Blok’a aldılar. Orada formu doldurduk. “C Blok’a gönderilecek iki tutuklu var” diye araç istediler. Büyük araç istediler. Bizi araca bindirmeden önce o cezaevine götürüleceğimiz bloktan muhafız er ve komutan isteniyor. Üç muhafız eri verildi. Komutan da astsubay ya da vesaire olur. O bizi A Blok’tan alacak. Kendisinin ve bizim gönderileceğimiz C Blok’a gönderecek. C Blok’ta da yerimiz belli. Oraya gideceğiz. Bizi, kapının önüne çıkmadan alacak olan araç kapıya doğru yaklaşmış. Sağlı sollu iki er benim eşyamı arıyor, iki er de kardeşim İlhan’ın eşyasını arıyor. Astsubay da onların başındaydı. Orada astsubay doğrudan müdahale etti. ‘On yaşındaki bebeleri zehirlediniz. İçerisi sizin zehirlediklerinizle dolu’ dedi. Bizi teker teker tekme tokat copla görev aracına bindirdiler. Ben önce, İlhan daha sonra bindi. Bizi araç içerisinde haşat ettiler, dövdüler. Bindiğimizde araç birden hareket etmedi. Biraz bekledikten sonra erler geldi. Astsubay, ‘Bunlar birer yılandır, bunların analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım’ dedi. Erler de böyle doldurulmuş durumda.

A Blok’la C Blok arası araçla 5 dakikadır, yürüyerek 10 dakika. Ben 25-30 dakika diye hesap ediyorum. Aynı Garnizon’un içerisinde yürüyerek ise on dakika. Hiç hareket etmeden erler geldi ve bizi dövmeye başladılar. Öyle bir dayak yiyoruz ki… Sonra astsubayın yavaşça yerine oturduğunu gördüm. O süreci de dahil edersek yarım saate yakın bizi araç içinde dövdüler. Orada bir ara baktım iki kişi beni dövüyordu, iki kişi de İlhan’ı dövüyordu. Üstümde bir hafiflik hissettim, ön taraftaki beni dövüyor, arka taraftaki yok. Baktım üç kişi İlhan’ı dövüyor. İlhan yere düşmüş, kapaklanmış, tekmeliyorlar. Üzerine saldırmak istedim tuttular. İlhan doğruldu. Bir süre sonra C Blok’un F koğuşunun biraz ilerisinde bizi indirdiler ve yürüyün dediler. F Blok’un altındaki tel örgülerin kafes kapıları var, oraya doğru yürürken bizi tekrar geri çağırdılar. Orada İlhan tekrar dövüleceğimizi anladı. Düştü. Düştüğü zaman belinden ameliyatlıydı.Ben belinden dolayı düştü sandım ama beyin kanaması geçirdiğinin farkına varmış İlhan. Astsubaya ‘Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan geldim’ diyor. Astsubay da cevabını verdi ‘Ben de kızımı Kırıkkale’de hasta yatağında bıraktım sizin yüzünüzden geldim’ diye. Bizim yüzümüzden gelmiş oraya…

Bir el işaretiyle o dört er bizim üzerimize yüklendi. Bir sigara içimi sonra, aracın arkasından dolanıp geldi, yeter yeter dedi. Tekrar yürüttüler bizi, astsubay aşağıda 25-30 adımlık bir yerde. İlhan tekrar yere düştü. Astsubay’a doğru doğruldu. Astsubay’ın karşısına geldik, ellerimizi yapıştıramıyorduk, şişmişti. Arkamızda erler önümüzde Astsubay, tekmil veriyor. Erler bağırıyor ‘Ellerini yapıştır’ diye.  Astsubay da ‘Patlatılmadık bir hayalarınız kaldı şimdi onu da patlatırlar’ diye bağırıyor. Bunları niye anlatıyorum; aracın içinde dövüldüğümüz söylenmişti, bizi araçta da cezaevinin içerisinde de dövdüler. Bizi daha sonra avluya aldılar. İlk girdiğimiz merdivenli odada da bir sıra dayağından geçtik. Çıktık, araca binerken coplandık arkadan. Çıktıktan sonra aracın kapısının ağzında dövüldük. Oradan F Blok avlusuna girmeden dövüldük. Girdik, kayıtlarımız yapıldı. Görüşünüz ne diye soruyorlar, ‘sol’ diye yazıyor.

Bizi oradan koğuşa alacaklar. Birden bir ses. Sağ tarafta boş bir yer var, kapısı ve penceresi görünüyor. Koğuşun iki tarafında ışıklar yanıyor, insanlar var, bakıyorlar, tutuklular var. Bizi o kapalı yere doğru yönlendirdiler. Biz de koşarak gidiyoruz. ‘Koşma lan it oğlu it’ diye koşup gelen dört kişi tekrar bizi kapıya sıkıştırıp dövmeye başladı. Bir ses geldi yukarıdan, kimden geldiğini bilmiyorum. Koğuşun kapısına doğru giderken, İlhan orada bir kere daha düştü ve başını vurdu. Bizi oradan koğuşa aldılar. Su istedik koğuşta, su veremiyordu çocuklar. Bir yudum su veremediler. İlhan kalktı pencereye doğru gitti geldi. Gelirken ben de kalkmıştım, yüz yüze geldik. İlhan’ın yüzü ve paltosu kanlıydı. Kusacağım deyip yere düştü. Tıp Fakültesi öğrencileri vardı orada, bağırdılar, şekerli su istediler. Beni içeri almışlardı.İki kişi, İlhan’ı üstü soyulmuş olarak iki ranzanın arasına getirdi. Orada İlhan sağ dizinin üzerine çömeldi, başı düştü ‘İlhan İlhan’ dedim. İlhan İlhan Kitabevi’nin adı…

Türküler Erdost:

Bugün babamın mezarını ziyaret ettik ama mezarlık demek bana garip geliyor. Yakıştıramıyorum babamı ona çünkü bize küçükken küçük bahçeler diyorlardı mezarlıklar için. Ben babamı kaybettiğimde iki buçuk yaşımdaydım. Ölüm kavramı henüz yerleşmemişti ve biz küçük bahçelere gidiyorduk. Orayı çok da seviyorduk güzel geliyordu çiçeklerle uğraşmak. Çok sonra öğrendik babamın ölmüş olduğunu. Bize ‘uzaklara gitti’ denildi ama o da ‘geri dönecek umudu’nu besliyor. Öğrendiğimizde mezarlık bana çok küçük gelmişti. Zihnimde babamı öyle heybetli canlandırmışım ki onu sığdıramamıştım o taşın içine, çok küçük gelmişti. Biz babamızı tanıyamadık ama ‘benim babam kalın kara bıyıklı benim babam çocuk parkı’ çünkü benim babamın bu hayattaki varoluşu bir park; İlhan Erdost Parkı, benim babamın varoluşu Onur Yayınları, benim babamın varoluşu sevdiklerinin dilinde onu anlatmaları. Ve onu bu şekilde yaşatmaya devam edeceğiz.

İlhan Erdost (17 Aralık 1944, Tokat – 7 Kasım 1980, Ankara)

17 Aralık 1944’te Tokat, Artova’da doğdu. Lise yıllarında ağabeyi Muzaffer Erdost ile birlikte Ankara’ya yerleşti. Liseden sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Muzaffer Erdost’un 12 Mart 1971’de hapse girmesinin ardından, Sol Yayınları ve Onur Yayınları’nın sorumluluğunu üstlendi. Bu sırada eşi Gül Erdost ile evlendi. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası, “yasak yayın basmak ve bulundurmak iddiasıyla gözaltına” alındı. 7 Kasım 1980’de Mamak Cezaevi’nde görevli erler tarafından dövülerek öldürüldü.

Haberi Duyur

Kısa Adres: http://gorunum.tk/20150
Yol: Ana sayfa » Yazılar » İlhan Erdost anılıyor… GÖRÜNÜM, Muzaffer Erdost ve Türküler Erdost ile görüştü

Yorumla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Basın tarihinde bir devir sona erdi: ANKA kapandı

Altan Öymen tarafından kurulduğu 1972 yılında bu yana 46 yıldır yayın yapan ve birçok önemli gazetecinin çalıştığı ANKA Haber Ajansı, dün itibariyle yayın hayatına son verdi.

Kapat